Kalma sınırları

Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?

2020.06.14 19:25 snowieez Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?

Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?
https://preview.redd.it/dp7ygy3ttw451.jpg?width=1600&format=pjpg&auto=webp&s=f8a107474d8a2e023e9f4af9ed908e9e11000eab

LADY GALADRIEL

Noldor prensi Finarfin ve Teleri prensesi Earwen’in 4. çocukları olarak, Ağaçların Yılı 1362’de Valinor’da doğdu. Babası ona ‘asil kadın’ anlamındaki Artanis ismini verdi. Yıllar geçip büyüdükçe alışılmadık bir şekilde uzun boylu ve güçlü oldu, bu yüzden annesi tarafından ‘erkek-kadın’ anlamındaki Nerwen ismini aldı. Ama onun hakkındaki en belirgin şey saçlarıydı, nadir bir ‘gümüş-altın’ renginde ve gözleri kamaştıracak kadar parlaktılar. Karışık bir kana sahip olmasına rağmen bir Noldor prensesi olarak kabul edildi, babası Noldor’un Yüce Kralı olan Finwe’nin 3. oğluydu.
Alqualonde sınırları içindeyken genç Teleri prensi Teleporno (Celeborn) ile tanıştı. Tanışmalarından sonra aralarında büyük bir aşk başladı ve Teleporno ona Telerin dilinde Alatariel ismini verdi. Ama onun başka bir hayranı daha vardı; üvey amcası Feanor. Feanor, güzelliğe ve parlaklığa karşı aşırı bir sevgi besliyordu ve Galadriel’in saçları aklının bir köşesine kazındı. İki Ağaç’ın ışığını yakaladığı söylenen Silmarilleri yapmak için onun saçlarından esinlendi. Saçlarından bir tel almak için ona üç kez yalvardı ama Galadriel her seferinde onu reddetti ve bunun sonucunda Feanor isteğinden vazgeçti. Galadriel’in zihin okuma hakkında olağanüstü güçleri vardı ve Feanor ondan saç telini istediğinde onun zihnine baktı ve sadece onun şeytani doğasını ve karanlığı gördü. Valinor’un Kararışı sırasında onu hor görmesine rağmen, Galadriel tıpkı Feanor gibi Orta-Dünya’ya gitmek için can atıyordu. Bu sıkıntılar sırasında Teleri’ye yapılan Akraba Kıyımı’nda hiç rolü olmadı ve Celeborn’u onunla birlikte gelmesi için ikna etti. Celeborn onun hatrı için "Valar’ın Hükmü"’nün altına girdi. Orta Dünya’ya gemilerle gitmeyi planlıyorlardı ama Feanor ve oğullarının Teleri gemilerini çalmasıyla Fingolfin himayesindeki Noldor’un çoğunluğu Helcaraxe’yi yürüyerek geçtiler.

https://preview.redd.it/733jg67ztw451.jpg?width=476&format=pjpg&auto=webp&s=5e3c0519aa4f5e366bf7639cfb9f6e4e3daf7d7a
Doriath Kralı Thingol tarafından Beleriand’da memnuniyetle karşılandılar. Thingol, kardeşi Olwe ve Calaquendi Elfleri’ne ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve ilk kez onlardan öğrendi. Ama onlar Akraba Kıyımı hakkında hiçbir şey söylemediler. Noldor’un büyük bir kısmı Beleriand’a geldiğinde ve büyük Dagor-nuin-Giliath savaşı yapıldıktan sonra Galadriel ağabeyleriyle yeniden bağlantı kurdu. Doriath’ta geçirdiği günler boyunca Maia Melian’dan çok şey öğrendi ve zaman zaman da ağabeyi Finrod’un hüküm sürdüğü Nargothrond’a gitti. Galadriel ve Melian iyi birer dost oldular ve sık sık Valinor hakkında konuştular. Melian Noldor’un sürgüne gelişinden öncesini öğrenmek için can atıyordu ama Galadriel Ağaçların öldüğü andan sonrasını hiç anlatmadı. Bununla birlikte Melian tahminlerde bulundu ve bazı tahminleri doğru olduğu için Galadriel dayanamayıp anlatmaya başladı. Ama her şeyi değil; Akraba Kıyımı ve gemilerin yakılması hakkında hiçbir şey anlatmadı. Melian anlatılanlardan bazı şeyler çıkardı ve daha sonra daha fazla bilgi Thingol’ün kulaklarını çalındı. Sonunda Thingol’ün sözlerine dayanamayan Angrod her şeyi anlattı. Yaşanan bu olaylardan sonra, Thingol’ün yanından ayrılıp bir süre için Nargothrond’da yaşadılar. Ancak Birinci Çağın 300. yılında Doriath’a geri döndü. Nargothrond ve Doriath’ın yıkılışları sırasından nerede oldukları hakkında hiç kimse bir şey bilmiyordu. Öfke Savaşı sırasında Galadriel ve Celeborn’a Orta-Dünya’da kalma veya Valinor’a dönme şansı verildi ama onlar kalmayı tercih etti. Çünkü Galadriel, o zaman bile çok gururlu ve kibirliydi bu yüzden Valar’ın affını kabul etmeyi reddetti.
https://preview.redd.it/7butqjt2uw451.jpg?width=900&format=pjpg&auto=webp&s=0cd825040bdb1373a4d52130e7c7760a4ad0c1c1
Galadriel ve kocası Galadriel’in akrabası olan Gil-Galad’ın krallığı Lindon’a yerleşti. Bir süre burada kaldıktan sonra Eregion’a gittiler. Feanor'un torunu Celebrimbor orada yaşıyordu ve çok hünerli bir demirciydi. Ama burada çok kalmadılar çünkü Galadriel, Feanor soyundakilere karşı büyük bir nefret besliyordu. Daha sonra Lorinand denilen bölgede kimin yaşadığını bulmak için Nandor’lu Amdir ile bağlantı kurdular. Sonunda Khazad-dum aracılığıyla Hithaeglir’i geçerek oradaki Orman Elflerine katıldılar. Bu olaylar yaşandıktan sonra Annatar adında biri Eregion’a gelip oradaki Elflere kendi demircilik hünerlerini öğretmeye başladı. Annatar’ın yardımıyla Eregion Elfleri bir sürü yüzük yaptılar, ama Celebrimbor gizlice daha güçlü 3 yüzük daha yaptı. Celebrimbor, Elfler için Üç Yüzük yaptı ve bunlar diğerlerine göre daha güçlüydü. Yüzükler yapıldıktan sonra Annatar kendi için tek bir yüzük yaptı. Tek Yüzük’ü parmağını taktığında Elfler kandırıldıklarını anladılar ve hemen kendi yüzüklerini çıkardılar. Celebrimbor, hayatı için korkmasına rağmen Üç Yüzük’ü iki bilge elfe yolladı: Narya ve Vilya’yı Gil-Galad’a, Nenya’yı ise Galadriel’e. Eldar arasında bu yüzüklere ne olduğu hakkında çok az kişi bilgi sahibi oldu. Fakat Celebrimbor kısa bir süre sonra Annatar kılığındaki Sauron tarafından öldürüldü. Ama Üç Yüzük artık güvendeydi.

https://preview.redd.it/07cyxwl4uw451.png?width=750&format=png&auto=webp&s=c66344ecb9184fdae5ab53b7a0292cca7fa2981c
Amdir oğlu Amroth öldüğünde Galadriel ve Celeborn Lorinand’ın (Lothlorien) yöneticisi oldular, Leydi ve Lord olarak çağrıldılar. Hüküm sürmeye başladığı ilk yıllarda Galadriel Lothlorien topraklarına ‘mallorn’ tohumlarını ekti, bunlar Denizin Doğusundaki tek "mallorn" tohumlarıydı. Bu tohumlar Caras Galadhon’un kurulmasını sağladı ve Lothlorien dünyasına ışık ve hayat kattı. Lothlorien sınırlarında bu güzel ve görkemli günler yaşanırken Galadriel ilk ve tek çocuğunu dünyaya getirdi, kıza Celebrian ismi verildi. Celebrian, Galadriel’in yakın bir arkadaşı olan ve Son İttifak sırasında öldürülen Gil-Galad’ın yüzüğü Vilya’yı taşıyan Elrond’la evlendi. Celeborn ve Galadriel’in üç tane torunu oldu. Celebrian Üçüncü Çağın 2509. yılında Orklar tarafından saldırıya uğrayarak ağır yaralar aldı ve sonrasında Batıya yelken açtı. Üçüncü Çağın 2463. yılında Ak Divan kuruldu. Galadriel bu grubun bilge ve güçlü üyelerinden biriydi. Galadriel bu divanın başkanlığına Gandalf’ı önerdi. Ancak konseyin başkanı olarak Saruman seçildi ama Galadriel ona güvenmiyordu.
Üçüncü Çağın 3019. yılında Moria Madenleri’nden kaçan kardeşlik üyeleri Lothlorien’e sığındı. Galadriel özellikle Yüzük Taşıyıcısı Hobbit, Frodo Baggins ile özenle ilgilendi. Ona yüzüğü Nenya’yı gösterdi ve onun aynaya bakmasına izin verdi. Frodo, Galadriel’e Tek Yüzük’ü teklif ettiğinde o bunu gönülden arzulamasına rağmen reddetti. Kardeşlik Lothlorien’den ayrılırken onları hediyelerle uğurladı. Aragorn, Frodo ve cüce Gimli’ye üç önemli hediye verdi. Galadriel, Aragorn’a kendisinin ve kızı Celebrian’ın kullandığı Elftaşını hediye etti. Frodo’ya Earendil’in ışığını barındıran bir şişecik verdi. Gimli’ye vereceği hediye hakkında emin olamadığı için, ona ne istediğini sordu. Gimli onun güzelliğini övdükten sonra saçından bir tel istedi. Galadriel, Feanor’un daha önceki istediğini hatırladı ama Gimli’nin kalbine baktığında niyetinin temiz olduğunu biliyordu. Bu yüzden üç tel saçını kristal bir şişenin içinde ona vererek, onu ödüllendirdi.

https://preview.redd.it/h5baz276uw451.png?width=732&format=png&auto=webp&s=73a4cb64fcb020dcbfa30df28eecf10485c20ee9
Galadriel, Yüzük Savaşından sonra Arwen ve Aragorn’un düğününe katıldıktan sonra Lothlorien’e geri döndü. İki yıl sonra Üçüncü Çağın 3021. yılında kocası Celeborn tarafından uğurlanarak Valinor yolculuğuna başladı. Galadriel ile birlikte diğer iki yüzük taşıyıcısı Gandalf ve Elrond ve Tek Yüzük’ün taşıyıcıları Frodo ve Bilbo Baggins’te Batıya doğru gitti. Bir süre sonra, Dördüncü Çağın 120. yılında kocası Celeborn'da Ölümsüz Topraklar'a geldi.
https://preview.redd.it/bfrqxcb7uw451.png?width=745&format=png&auto=webp&s=ade1b753c89d9e7a3036383f4679287b8ffed6cc

Soy Ağacı

https://preview.redd.it/kjiv5k28uw451.png?width=705&format=png&auto=webp&s=f06e8bebd3fd69c141405b810a4bc9ac26769879
kendi bloğumdaki yazının linki ve okumak isterseniz orta dünya hakkında daha fazla yazı için: https://middle-earthh.blogspot.com/2015/02/isgn-hanm-lady-galadriel.html
submitted by snowieez to KGBTR [link] [comments]


2020.05.04 12:37 avukatbesler İş Kazası Hakkında Bilinmesi Gerekenler

İş Kazası Hakkında Bilinmesi Gerekenler
İş Kazası Nedir?
İş kazası; bir işverene bağlı olarak çalışan işçinin, yaptığı iş esnasında geçirdiği kaza nedeniyle fiziki ya da psikolojik kayıplar yaşamasıdır. İş kazası nedir sorusunun cevabı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu madde 13 içerisinde tek tek sayılmıştır. Bu haller şu şekilde sıralanabilir:

  • Kazanın iş yeri sınırları içerisinde gerçekleşmesi,
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle gerçekleşmesi,
  • İşçinin görevli olarak gönderildiği iş yeri dışında bir yerde kaza geçirmesi,
  • Emziren kadın çalışanın çocuğuna süt verme saati içerinde kaza geçirmesi,
  • İşçinin işveren tarafından sağlanan araç hizmeti sırasında kazaya yakalanmasıdır.
İş kazası örnekleri kanunda sayılanlar ile sınırlı değildir. Bunların dışında işin görülmesi esnasında gerçekleşen merdivenden düşme, trafik kazası geçirme vb. durumlarda iş kazası kapsamına girmektedir.
İş Kazası Tutanağı Nasıl Tutulmalıdır?
Kaza meydana geldiğinde ivedilikle tutanak altına alınmalıdır. Kazanın meydana geldiği tarih ve saat, oluş şekli, şahit olan kişilere tutanakta yer verilmelidir. İş kazası tutanağı açılacak maddi ve manevi tazminat davasında önemli rol oynayacaktır. İşverenler tutanakları genelde kendi kusurlarını gizleyecek şekilde düzenlemektedir. Bu nedenle tutanaklarda işçi aleyhine yazılan hususların aksinin ispatı için alanında uzman bir iş kazası avukatı ile çalışılması önemlidir.
İş Kazası Bildirimi Nasıl Yapılır?
İş kazası bildirimi SGK’nın sitesinden elektronik ortamda yapılabilmektedir. Bunun dışında kurumun sitesindeki bildirim formunu doldurarak veya kendiniz hazırlayacağınız bir dilekçe ile de SGK’ya kazayı bildirebilirsiniz.
Kaza kurum tarafından öğrenildikten sonra olayın araştırılması için müfettiş görevlendirilir. Kurum ayrıca işçiye çalışamadığı günler için geçici iş göremezlik ödeneği bağlar ve tedavi masraflarını karşılar. İş kazası avukatının kurum tarafından belirlenen maluliyet oranının doğruluğunun incelenmesi ve gerekirse itirazda bulunması büyük öneme sahiptir. Bu şekilde olası hak kayıplarının önüne geçilebilmektedir. İş kazası avukatı aynı zamanda kazadan sorumlu olan kişilerin cezai ve hukuki sorumluluklarının belirlenmesi konusunda da danışılması gereken ilk kişidir.
İş Kazası Bildirim Süresi Ne Kadardır?
İş kazası bildirim süresi kaza tarihinden itibaren 3 iş günüdür. Bu süre içerisinde işveren tarafından SGK’ya başvurularak bildirim yapılmalıdır. Aksi takdirde işçi herhangi bir zaman sınırlamasına tabi olmaksızın kazayı SGK’ya bildirebilir.
İş Kazası Bildirmeme Cezası Ne Kadardır?
Üç günlük süre içerisinde iş kazası bildirmeme cezası oldukça yüksektir. Süresi içerisinde bildirim yapmayan işverenlere 2020 yılı için en az 4688 TL en çok 9376 TL ceza verilmektedir. Ceza miktarı iş yerinin tehlike sınıfına ve çalışan sayısına göre değişmektedir.
Bazı durumlarda işverenlerce SGK’ya bildirim yapılmamakta ve olay kapatılmaya çalışılmaktadır. Bu şekilde işçinin kaza nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası açması ve kolluğa şikayette bulunması engellenmeye çalışılmaktadır. Böyle bir durum söz konu olduğunda iş kazası avukatının önemi bir kez daha anlaşılmaktadır. İşveren bildirimi zamanında yapmaz ise bildirim işçi veya iş kazası avukatı tarafından kuruma yapılmalı ve şikayet süresi içerisinde kolluğa iletilmelidir.
İş Kazası Geçiren İşçinin Hakları Nelerdir?
İşçinin tedavi masrafları SGK tarafından karşılanır ve geçici iş göremezlik maaşı bağlanır. İşçi meslekte kazanma gücünü en az yüzde 10 oranında kaybetmişse kendisine sürekli iş göremezlik maaşı ödenecektir. Bunların dışında işçi kendisinin ve yakınlarının uğradığı maddi ve manevi zararların tahsili için işverene karşı dava açabilecektir.
İş Kazası Tazminat Hesaplama Nasıl Yapılır?
İş kazası tazminat hesaplama teknik ve detaylı bir konudur. Maddi tazminat hesaplanırken işçinin kaza olmasa idi elde edebileceği gelir hesaplanarak, uğramış olduğu iş gücü kaybı nedeniyle mevcut durumda elde edeceği gelir arasındaki fark tespit edilir. İş kazalarında tazminat hesaplamasına etki eden en önemli faktörler işçinin ücreti, maluliyet oranı, yaşı ve kusur oranıdır. Bu nedenle alanında uzman bir iş kazası avukatı tarafından işçinin ücret miktarının ispatı ve kusur oranı bakımından gerekli savunmaların yapılması gerekmektedir.
Manevi tazminat hesaplamasında ise uğranılmış olan ruhsal çöküntünün bir nebze giderilmesi amaçlanmaktadır. İşçiler çoğu zaman zorlu ve acılı tedaviler geçirmekte, kendisi ve yakınları psikolojik olarak yıpranmaktadır. Bu nedenle uğranılan elem ve ıstırabın büyüklüğüne göre hakim tarafından takdiri olarak manevi tazminat miktarı belirlenmektedir. Olayın koşullarına göre işçinin yakınları için de manevi tazminat talebinde bulunulması mümkündür.
İş Kazası Raporu Maaştan Kesilir Mi?
İşçiye SGK tarafından geçici iş göremezlik maaşı bağlanmaktadır. Ancak sürekli iş göremezlik geliri genellikle işçinin ücretinin altında olmaktadır. Bu nedenle işveren işçinin istirahatte olduğu süre boyunca geçici iş göremezlik maaşını mahsup ederek işçinin ücretini ödemek zorundadır.
Sigortasız İşçi İş Kazası Geçirirse Tazminat Alabilir mi?
İşe başlayan işçinin sigortasının başlatılması işverenin yükümlülüğüdür. İşverenin bu yükümlülüğünü ihlal etmiş olması iş kazası geçiren işçinin haklarını alamayacağı anlamına gelmez. Sigortasız işçi veya yakınları hastane polisine iş kazası geçirdiğini bildirerek şikayetçi olmalı ve doktorundan raporunu iş kazası olarak düzenlemesini istemelidir. Bunlar yapılmamış olsa dahi iş kazası tespit davası açılarak, kazanın iş kazası olduğunun ispatı mümkündür.
İş Kazası İfade Değiştirme Mümkün Müdür?
Yüksek tazminatlar ödeyebileceğini ve hakkında soruşturma başlatılacağını bilen bazı işverenler olayın üstünü örtmeye çalışmaktadır. Bunun için işçiye baskı yaparak şikayetçi olmaktan vazgeçirmekte ya da işçiye bir miktar para vaat ederek iş kazası olmadığı yönünde ifade verdirmektedir. İşçi bu şekilde ifade vermiş olsa dahi dava açma ve tazminat alma hakkı mevcuttur. Zira iş hukukunda işçi lehine yorum ilkesi mevcuttur ve iş kazasının başkaca delillerle ispatı mümkündür. Bu nedenle iş kazası geçiren işçinin hastanede veya karakolda verdiği ifadesini değiştirerek, tazminat davasında başka bir ifade vermesi mümkündür.
İş Kazası Zamanaşımı Süresi Ne Kadardır?
İş kazası zamanaşımı kazanın gerçekleştiği tarihten itibaren 10 yıldır. Ancak kazanın aynı zamanda suç teşkil etmesi durumunda, zamanaşımı süresi işlenen suça ilişkin zamanaşımı süresinden az olamaz. İş kazası avukatı tarafından kısmi dava açılması halinde, zamanaşımı süresi dolmadan ıslah yoluna başvurulması gerekmektedir.
İş Kazası Geçirdim Tazminat Alabilir miyim?
Sürekli iş göremezlik geliri için en az %10 iş gücü kaybı aranmakta ise de tazminat davaları bakımından böyle bir şart bulunmamaktadır. Hemen hemen tüm iş kazalarında işçi maddi ve manevi zararlara uğramakta dolaysıyla tazminat davası açmaya hak kazanmaktadır.
İş kazalarına bakan avukatlar, kaza nedeniyle maddi ve manevi tazminat davalarının açılması, takibi ve icra yoluyla tahsili konusunda uzmandır. Kaza sonucu işçinin ölümü halinde yakınları tarafından açılacak destekten yoksun kalma tazminat davası da iş kazası avukatının uzmanlık alanlarından biridir. Bu tür davalar en iyi iş kazası avukatı aracılığıyla takip edilebilir. Zira hukukta belirli bir alanda uzmanlaşma son derece önemlidir.
Besler Hukuk Bürosu olarak uzman avukat kadromuz ile kaza geçiren işçi müvekkillerimize her türlü desteği sağlamaktayız. Uzman iş kazası avukatlarımız tarafından gerekli dava açma işlemleri hızlı ve etkili bir şekilde yerine getirilmektedir. Müvekkillerimizin hak kayıplarının önüne geçerek ve hak ettikleri tazminat tutarlarını almalarına yardımcı olmaktayız.
Kaynak: https://www.besler.av.tcalisma-alanlarimiz/is-kazasi-avukati-is-kazasi-avukatlarina-danisma/
submitted by avukatbesler to u/avukatbesler [link] [comments]


2019.11.08 01:19 furkantopal Yunan müzikleri ve kültürü üzerine [Yorumlarınızı bekliyorum mutlaka]

Şimdi size keşfettiğim bazı Yunan müziklerinden en beğendiklerimi paylașacağım. Bu başlığı temelinde onun için açtım, ama aynı zamanda biraz da öğrendiklerimi ve bunun hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Ve bunun üzerine sizlerden yorumlar almak. Bildiğiniz gibi Yunanistan'a gitmeyi planladığım için, Yunan kültürünün iç yüzünü araştırmaya koyuldum. Üniversitede Tarih okuduğumdan ve araştırmacı bi kişiliğe sahip olduğumdan Yunanların Antik ve Bizans dönemiyle ilgili, mitolojileriyle ilgili ve tabiki de felsefesiyle ilgili biraz bilgim vardı. Ama günümüzdeki kültürlerine dair nerdeyse hiçbir şey bilmiyordum, hatta ciddi ciddi bir tek Yunanca sözcük bile bilmiyordum. Yani selam vermesini dahi bilmiyordum. Şimdi yaklaşık bir haftadır dil üzerine de çalışıyorum. Ama bi kültürü keşfetmenin en direkt ve iç yolu, o milletin müziklerine bakmaktır diye düşünüyorum. Ve öyle de yaptım. Biraz greece subredditinden Yunan rap parçaları istemiştim, o önerilerle başladım, derken kendim geze geze farklı türlerde de gerçekten çok ilginç şeyler keşfettim. Bunlar uzun hikaye. Öncelikle sizinle bunları paylaşmak istiyorum çünkü müzik kütüphanenize gerçekten güzel müzikler ekleneceğini düşünüyorum. Öte yandan işin iç boyutu ve bende oluşturduğu bazı düşüncelere değinmek istiyorum, bu devlet sınırları ve diller öyle bir şey ki, dip dibe olduklarımızla bambaşka dilleri konuşuyoruz, ortak şeyler var evet ama temelinde bambaşka altyapılarda kültüre sahibiz. Ve daha da ilginci birbirimizden zerre haberimiz olmuyor.
Başta şunu itiraf etmeliyim, Yunan dilini çok sevdim, bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum, kulağa hoş geliyor, İspanyolca'nın daha cool hali gibi ve biraz da İtalyanca'yı andırıyor. Açıkçası 400 yıl boyunca Türklerin hakimiyetinde kalıp (ki öncesinde de o kadar güçsüz düşmüşler ki Sırpların hakimiyetinde bile kalmışlar, öncesinde de Romalıların vs, yani çalkantılı bir tarihleri var) dillerini bu kadar koruyabilmiș olmalarına da şaşırdım. Çünkü bildiğiniz bambaşka bir dil. Araştırmalarım sonucunda şu anki kullandığımız Latin alfabesinin de, Rusların kullandığı Kiril alfabesinin de, ve daha birçok alfabenin atasının Yunan alfabesi olduğunu öğrendim. Ve yazılı kaynağa ulaşılabilmiș, dünya üzerinde 'bilinen' en eski dilin de Yunan dili olduğunu öğrendim. +5000 yıllık bir dil. Yani adamlar esasında ciddi ciddi Sümerler, Asurlar, Hititler zamanından kalma bir millet, diğer diller ve milletler tarihe karıştı ama antik çağlardan bu zamana kadar aynı isimle kalabilen tek millet. Tabi tarihin güç döngüsü içerisinde en parlak zamanları Büyük İskender zamanında kalmış ama Rönesans ve Reform'un temelini atan düşünceler yine Antik Yunan döneminden kalma düşüncelerle atıldı. Hani bu etkilerini biliyordum ama alfabe ve dil olayını bilmiyordum, Avrupa'nın Yunanistan'a bu kadar sahip çıkmasının aslında harbiden hak edilmiş bir vefa borcu olduğunu daha iyi kavradım, ki Osmanlı'dan bağımsızlıklarını da arkasına İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletleri alarak ilan etti zaten. Günümüzde bi ekonomik krizde bile Avrupa'dan Yunanistan'a hemen yardım geliyor. Yani Avrupa kültürünün temelini Yunanların attığı herkesçe bilinen bir şeydir ama bunun günümüzde bile hala prestijinin sürdürmesinin balon bir şey olmadığını öğrenmiş oldum. Ayrıca Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olsa da, diğerlerinden tamamen ayrı bir kategoride olduğunu da. Yani tamamen özgün bir dil. Nüfusları da gerçekten aslında çok az yani İstanbul'un nüfusu kadar bile değil. Yaklaşık 11 milyon nüfusu var. Bi nevi günümüze ulaşmış tarihi bir figür gibiler.
Şimdi bu ön bilgilendirmelerden sonra gelelim en beğendiğim parçalara, size 4 + 1 bonus şeklinde sunucam keşfettiğim bestlerimi;
Asıl olarak beğendiklerim bunlar. Yunan müzik turlarımda benim oluşturduğum Mahşerin Dört Atlısı bu yani.
Artı bonus olarak müzikal olarak bunlar kadar iyi olmasa da insanı acayip pozitif hissettiren bir parça var. Bu Stavento denen adam Yunanistan'da ünlü birisiymiș, başka şarkılarını da dinledim ve bu parçada düet yaptığı hatun acayip sempatik. Şu klibi izleyerek parçayı dinlediğinizde bilmiyorum siz de benim gibi kendinizi gülümserken bulacak mısınız;
Bonus Parça
Evet millet, sizinle paylaşmak istediklerim bu kadar. Ne düşünüyorsunuz bu müzikler hakkında? Ve varsa eklemek istediğiniz bir şeyler nedir düşünceleriniz? Tüm bunları tek başıma keşfedip kendim şaşkınlık yaşıyorum. Sizinle de paylaşmak istedim. Yanı başımızda bambaşka bir kültür var. Bana göre bu parçalar efsane ve Yunan dilinin harbi bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum. Diğer komşularımızın dillerinden aşağı yukarı haberdarım, hepsini duymuşluğum var. Hele Fatih Terim'in Ermenistan'da basın açıklaması yaparkenki o Ermenice ne kasvetli bir dildi öyle. Kürtçeyi zaten biliyoruz, hiç estetik bir dil değil, Ruhani'den Farsçayı da duyduk, zaten bunlar akraba diller, altımızda Araplar var zaten, bunlar da hiç kulağa hoş gelen diller değil bana göre. Üstte Ukrayna tarafları var, onların aksanı yani slavic diller Türkçe gibi damaktan konuşulan dillerdir, aksan olarak çok benziyor bize, kulağa biraz tırmalayıcı geliyor ama bi önceki saydıklarıma nazaran daha güzel bi dil Rusça. Bulgarca da aynı şekilde Türkçe-Rusça karışık tadında, bir iticiliği yok ama ahım şahım bi çekiciliği de yok. Gerçi Yunanca'yı öğrendikten sonra sıradaki öğreneceğim dil Rusça olacak. Ama bu Yunan dili benim harbi hoşuma gitti. Dibimizde İspanyolcanın daha hoş bi versiyonu varmış, harbiden yeni haberim oluyor. Hatta Youtube'daki LangFocus kanalının "Yunanca ve İspanyolca neden birbirlerine benziyor" diye bir videosuna denk geldim kendim bu benzerliği farkettikten sonra. Altına bi Yunan demiş ki, "La Casa De Papel'i ilk izlediğimde 'Bi dakka bunlar Yunanca konuşuyor ama aynı zamanda bu Yunanca değil' dedim" diyor. Öyle bi muhabbet yani. Bir dili öğrenirken o dilin kulağa hoş gelişi çok önemli bence ve insanın o dili öğrenme azminde en büyük pay sahibi de bu etken olsa gerek. Almanca'yı da seven biri olarak, (gırtlaklı konuşulan dillerden tek sevdiğim dil) umarım onu da envanterime eklerim bir gün. Neyse konumuz Yunan müzikleri ve kültürü. Kendimi artık Deutsche Rap'in yanında dinlemekten keyif alacağım ekstradan yeni bir rap dili ve hatta müzik yani vokal dili bulmuş gibi hissediyorum. Benim düşüncelerim bunlar. Bi de sizinkileri alalım. Parçalar nasıl sizce? Ve tüm bu anlattıklarımla ilgili genel olarak ne düşünüyorsunuz?
submitted by furkantopal to KGBTR [link] [comments]


2019.06.04 09:36 NewsJungle Türkiye'nin Suriye'deki yeniden yapılanma süreci dünya için bir model

Türkiye, evlerini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerin hayatta kalma çabaları nedeniyle dünya çapında en fazla takdir gören bir ülkedir. 4 milyondan fazla Suriyeli barındıran ve sürmekte olan çatışmaya rağmen, ihtiyaç duydukları milyarlarca doları harcayan Türkiye, artık Türk kontrolündeki bölgelerde Suriyeliler için müreffeh yerleşimler ve kalıcı yaşam koşulları kurmaya çalışıyor. Nitekim, Türkiye'nin Suriye'deki yeniden yapılanma modeli, hızlı bir şekilde çalıştığı ve bölgeleri kısa sürede tekrar yaşanabilir kıldığından, dünyadaki diğer çatışma sonrası alanlara kıyasla birçok açıdan benzersiz özellikler içermektedir.
Örneğin, Afganistan ve Irak'ın yeniden inşası hala eksik ve yaşam standartları, savaş öncesi koşullara göre yetersiz. Bu bağlamda, Bosna, Afganistan, Irak ve nihayet Suriye gibi çatışma bölgelerinde sivil nüfus, savaşçı kuvvetlerin insafına bırakıldı. Göç etmek zorunda kaldılar ya da göç etmekten başka çareleri yoktu ve insanlık dışı muameleye maruz kaldılar. Hala çok yeni olmasına ve zamanımızın en büyük çatışmasına rağmen, gerçekte Suriye iç savaşının başlamasından bu yana neredeyse on yıl geçti. Çatışma, 500.000'den fazla insanı öldürdü ve 5 milyondan fazla insanı kaçmaya zorlarken, yaklaşık 7 milyonu yerlerinden olmuş durumda. Bazıları Avrupa'ya Ege ve Akdeniz denizlerinden ulaşmaya çalıştı, ancak Yunanistan ve bu denizleri çevreleyen diğer ülkelere giderken yüzlerce kişi öldü.
Yine de, ülkeyi terk eden birçok kişi varken, 320.000'den fazla Suriyeli mülteci, Türk askeri operasyonları ve restorasyon çalışmaları ile terörist unsurlardan kurtarılan memleketlerine geri döndükleri için Suriye'ye geri dönen bazı kişiler de oldu.
Suriye'deki mültecilerin geri dönüşleri yakın zamanda Türkiye'nin iki operasyonundan sonra mümkün oldu: Fırat Kalkanı Operasyonu ve Operasyon Zeytin Şubesi. Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonunu 2016 yılında Fırat'ın batısındaki El-Bab ve Cerablus gibi bölgeleri DAEŞ'ten ve PKK'ya bağlı Halk Koruma Birimlerinden (YPG) temizlemek için başlattı. Ancak Zeytin Şubesi Operasyonu, terörist unsurların bölgesini temizlemek için 2018 yılında kuzeybatı Afrin iline doğru başlatıldı.
Operasyonların ardından Türkiye, sağlık ve eğitim kurumlarının yanı sıra şehirlerin altyapısını yeniden kurma çabalarına da katılmıştır. Okullar yenileniyor ve bir hastane inşa ediliyor. Faaliyetler, komşu ülkelerden memleketlerine dönen Suriyelilerin sayısını arttırdı. Türkiye, çadır kamplarında yaşayan mültecilerin yanı sıra kamp dışında yaşayan mültecilerin ihtiyaçları için bugüne kadar 35 milyar dolardan fazla para harcadı. İnsani yardım, kuzeybatı Afrin ve İdlib'deki 368 merkezde ve Fırat Kalkanı Operasyonu ile temizlenen bölgelerde 285 merkezde devam etme çabalarını sürdürüyor.
Artık Türkiye, tüm dünya için bir model olabileceği için devam eden çatışmalar sırasında bölgeye sürdürülebilir refah ve gelişme getirme çabalarını yoğunlaştırmıştır.
Hasan Kalyoncu Üniversitesi'nde profesör ve Siyasi, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (SETA) tarafından yayınlanan "Türkiye'nin Suriye için Yeniden Yapılanma Modeli" raporunun yazarı olan Dr. Murat Aslan, Suriye'deki yeniden yapılanma çalışmalarını ele alıyor. Aslan, "Türkiye'nin Suriye'deki yeniden yapılanma modeli dünyada benzersiz ve uyuşmazlığın hala devam etmesine paralel değil." Dedi.
Türkiye'nin kuzey Suriye’deki askeri ve diplomatik faaliyetlerinin dört ana amacı olduğunu belirten Aslan, şunları özetledi: Türkiye'nin sınır güvenliğini sağlamak, terör örgütlerini yok etmek, ülkelerini terk eden Suriyelilerin geri dönüşü için güvenli bir ortam oluşturmak ve güvenliğin sağlandığı bölgelerde yaşamın sürdürülebilirliği.
Aslan ayrıca, raporun hazırlanmasında Türk sivil toplum kuruluşları (STK'lar), Türkiye ve Suriye'deki sınır şehirlerinin yerel yetkililerinin Gaziantep gibi Türkiye ve Suriye'deki Kızılay ve AFAD gibi insani yardım kuruluşlarına danıştığını belirtti.
“Yeniden yapılanma çabaları, aylarca süren askeri operasyonlarla eşzamanlı olarak başlatıldı ve operasyonlardan sonra da devam etti. Silahlı kuvvetlerle birlikte, tüm devlet kurumları, hevesli sivil toplum kuruluşları ve bir dizi uluslararası kuruluş bu çabaların bir parçası olarak koordinasyon içinde yer aldı. kapsamlı bir angajman / operasyon anlayışıyla, "dedi. Aynı zamanda Türkiye'nin komşu illerindeki devlet dairelerinin ve belediyelerin, ulusal düzeyde faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların ve ayrıca sivil toplum kuruluşlarının seferber edildiğini de sözlerine ekledi.
Suriye'deki mevcut krizin barış inşası, insani ihtiyaçlar ve yeniden yapılanma süreçleri açısından detaylandırılması, İbn Haldun Üniversitesi'nde doçent olan Talha Köse, Irak ve Afganistan modellerinin Suriye ile karşılaştırıldığında oldukça etkisiz olduğunu söyledi.
"Etkisizliğin sebeplerinden biri kaynakların görev için adil bir şekilde dağıtılmamasıdır. Uluslararası aktörler belirli aktörleri seçti ve gerilimleri ve şikayetleri ortaya çıkaran bazılarını dışladı. Bu nedenle çatışma derinleşti ve siyasi geçiş başarılı olamadı" Köse dedi. Aslan, dünyadaki ihtilaflı alanlarda böyle bir örnek olmadığını belirtti. "Çalışmamız sırasında Irak, Afganistan modelleri analiz ettik. Bununla birlikte, özellikle çatışmalar devam ederken herhangi bir yeniden inşa etme çabası bulamadık. Daha önce hiçbir ülke Türkiye gibi bir model bulamadı." Dedi.
Irak ve Afganistan'da güvenlik odaklı bir yeniden yapılanma stratejisinin bulunduğunu vurgulayan Aslan, Türkiye'nin Suriye'deki modelinin yukarıda belirtilen örneklerin aksine insani ihtiyaçlar, ihtiyaçlar ve özgüvene dayandığını vurguladı.
“Bugün, savaşçılarla birlikte siviller, şiddetin ve çatışmaların hızından her zamankinden daha fazla etkileniyor. Günümüzdeki çatışmalarda, aktörler ve faktörler karmaşıklaşıyor ve özellikle sivillerin korunmasına yönelik evrensel değerler itiliyor Bu bağlamda, Bosna, Afganistan, Irak ve son olarak Suriye gibi çatışma bölgelerinde sivil nüfus, savaş güçlerinin insafına bırakıldı, göç etmek zorunda kaldılar ya da seçim yapmadılar. ancak göç etmek ve insanlık dışı muameleye maruz kalmaları ”dedi. Aslan ekledi.
Türkiye'nin Suriye'deki insani ve yeniden yapılanma çalışmalarındaki farklılıklara dikkat çeken Köse, Türkiye'nin devlet, devlet dışı, dini, eğitim kurumları ve STK'ları ile tam eşgüdüm içinde sahada çok çeşitli yerel aktörlerle çalıştığını vurguladı. “Türkiye, insani çalışma alanında eşsiz bir deneyime ve yüksek kapasiteye sahip. Bu, barış inşası süreçlerine saygın bir katkı sağlıyor. Somali, Türkiye'nin katkısı olan önemli bir örnekti” dedi.
Türkiye'nin yeniden yapılanma stratejisinin benzersizliğine dikkat çeken Aslan, Türkiye dışında hiçbir ülkenin ihtilaflı bölgeleri koruduktan hemen sonra uygulanan tarımsal, eğitimsel, sosyal ve ekonomik projelere öncelik verdiğini belirtti.
“Türkiye önce insan güvenliği ve insani ihtiyaçların önceliklerini önceliklendiriyor, sonra bunu sürdürmek için her türlü önlemi alıyor. Çatışma devam ederken, Türkiye hızlı bir şekilde kalkınma projeleri yürütüyor ve daha sonra önceden var olan koşulları kurtarıyor. Türkiye buna ne kadar çok önem veriyor. Bu yönleriyle Türkiye, ABD, İran, Rusya, [Suriye] rejimi ve Suriye'deki diğer aktörlerden farklı "dedi.
Türkiye'nin başarısının kilit kavramları olarak "bütün yerel aktörlerle kapsayıcılık ve sinerjiyi" vurgulayan Köse, Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası kuruluşlar ve yabancı aktörlerin her zaman "baştan aşağı" devlet ve barış inşası modellerini yapma eğiliminde olduğunu söyledi. Irak, Afganistan’da devam etmekte olan ihtilafları önlemek. Köse, "Ayrıca, bu uluslararası kurumlar ve bu alandaki yabancı aktörler kaynakları verimli kullanmamış ve başaramamışlardı. Buna karşın, Türkiye, bunlarla karşılaştırıldığında sınırlı kapasiteyle daha fazla etkinlik elde etti" dedi.
Kuzey Suriye’de Türkiye’nin yeniden yapılanma projeleri konusunda eğitim faaliyetlerine, meslek okullarına ve eğitime öncelik verilmiştir. Örneğin, Jarablus şehir merkezi ve çevresindeki köylerde bir meslek yüksekokulu, dört lise, 12 orta okul, 98 ilkokul ve bir eğitim merkezi açıldı.
Sosyal hizmetler kapsamında engelli çocuklar için erişilebilir yaşam merkezleri inşa edilmiştir. Halk Eğitim Merkezi anaokulu, bilgisayarlarda dört ders, Türkçe, kuaförlük, dikiş ve nakış kursları içermektedir. Türkiye'den kırk dört öğretmen, 60 okulda öğrenciler için ve yetişkinler için altı merkezde Türkçe öğretmek üzere görevlendirildi.
“Türkiye'nin modeli, Suriyelilerin evlerine geri dönüşlerini de hızlandıracak. Mesela, şu anda Azzaz ve El Bab'a yoğun bir geri dönüş talebi var, buradaki başarılı rekonstrüksiyon projeleri nedeniyle. Manbij'den İdlib'e, sınırları boyunca, Suriyeliler arasında güven ve özgüven sağladı ve yerlerinden olmuş veya göç etmiş Suriyelilerin güvenli bir ortama geri dönmesi için zemin hazırladı. "dedi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]